**** Yardımcı olan herkese teşekkürler. Evde yapamayacak olup da güzel turşu yemek isteyenler sanırım yorumlarda verilen adreslere uğrayabilirler. Ben de bugünlerde salatalık turşumun tadına bakarım artık. ****
Yarın sabaha kadar yanıtını bulmam gereken bir soru. Şehri önemli değil, var mı bildiğiniz çok iyi bir turşucu? Varsa İli, telefonu ve en büyük özelliği nedir söyler misiniz? Yardımcı olan arkadaşlarımıza şimdiden teşekkürler. (Not: Vallahi hamile falan yok etrafımda. Benden ise çoktan geçti. Canım turşu çekiyor diye de değil -çünkü kendi turşumu kurdum- bu bir "ennn" listesi için. Acil turşu yardımı yapılır diyen biricik Işıl ve Hadiye'ye çooook çok teşekkürler!)
13 Kasım 2009
12 Kasım 2009
Ekmek yoğuran eller
Bu fotoğrafı geçen yıl (yok yok evvelki yıl) Cenova'da çekmiştim. Güzel bir hal binası vardı, içinde her tür yiyeceğin satıldığı. Binanın koridor gibi bir yerinde gördüm bu ahşap kabartma resmi. İnce bir sızı oturdu içime ona bakarken. Dünyanın bütün emekçi kadınlarını anımsadım. Bıkmadan, usanmadan, of demeden ekmek yoğuran, tarla süren, inek sağan, peynir mayalayan, çocuk doğuran, bakıp büyüten ve acıların en büyüğü hep kendisine reva görülen kadınları. İçe ata ata kalbi de, ruhu da derisi gibi buruşur kadının. Gözlerinin feri söner, yaşama sevincini yitirir ve belki de zamanından önce ölür gider. Geriye kala kala anılar kalır. Soba üzerinde kızartılmış ana ekmeği, anamın tarhana çorbası, ah anacığım bayramlarda ne güzel baklavalar açardı... Böyle cümlecikler, içine özlem katılmış. Ne diyecektim nereye geldim. Oysa benim amacım sadece son yaptığım ekmeğin içindeki kişnişin ne kadar yakıştığını söylemekti. Meltem arkadaşım bahçesinde yetiştirdiği kişniş tohumlarından getirmişti evvelki hafta. Ben de son ekmeğimi yoğururken içine kişniş ve fındık koymuştum. İncecik dilimleyip kızarttığımda verdiği koku kişnişin, yüreğimi ferahlatıyor. Fındık ise pek işveli, her daim. Ufacık bir ayrıntı hayattan. Sadece bir anlık karar ve yoğuran ellere verilen komut: kişniş ve fındık da ekle! Hepsi bu.
09 Kasım 2009
Kek ye ama sağlıklısını ye!
Maurice Messegue'nin kitaplarından birinde okumuştum sanırım. Hani bizde "güneş girmeyen eve doktor girer" derler, o da "her gün bir elma doktoru evinizden uzak tutar" diyordu. Tam böyle olmayabilir ama anladınız değil mi ne demek istediğimi? Kekten bahsederken ne alakası var diyeceksiniz. Konuya uygun bir atasözü ararken aklıma geldi, e kekte de elma var diye yazdım. (Elma püresi muhteşem bir kek malzemesi, son zamanlarda vazgeçemediğim bir şey bu. Tabii kek için ayıklarken birazını da ağzıma atmayı ihmal etmiyorum!) Bir bağlantı var yine de. Şimdi bu yazıya neden gerek duyduğumu söyleyeyim. Dün gezdiğim neredeyse tüm bloglarda birer kek tarifi çıktı karşıma. Hepsi pek albenili, gel beni ye dercesine bakıyor ama çoğunun tarifini okuduğumda ister istemez yüzüm buruştu. İster istemez diyorum çünkü kek tariflerinde margarin falan gördüm mü dayanamıyor, oradan kaçıp gitmek istiyorum. Hele de 250 gram gibi dudak uçuklatan miktarda olunca yağ ölçüsü (kurabiye ve poğaçalar için de geçerli bu), daha da bozuluyor moralim. Bir dolu da şeker tabii. Nasıl nesiller yetişiyor diyorum. Besin değerinin çoğunu yitirmiş, beyazlatılmış unlar, rafine edilmiş, dişe zarar, bedene zarar şekerler, içinde ne olduğunu bile bilmediğimiz (öyle ya margarinin içinde her tür bitkinin rafine edilmiş, daha da sağlıksız olsun diye doyurulmuş -katılaştırılmış- yağı olabilir) yağlar, rengini korusun diye kükürtle kurutulmuş üzümler, kayısılar... Keklerin, kurabiyelerin içinde bunları gördükçe çok bozuluyor, bir anne çocuğuna bunları neden yediriyor, yazık değil mi o çocuklara diyorum. Ya da bir kadın sevdiği insanlara, komşularına, misafirlerine nasıl sunar bunları? Veya sağlık için programına doktorlar davet eden, onlardan bilgiler alan bir televizyon sunucusu neden programında sağlıksız yemek tarifleri sunulmasına izin verir? Hem de hemen her yetişkinin kolesterol, şeker vb ilaçlar yuttuğu, her gün yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine, olmadı hayat kalitesinin düşmesine neden olan hastalıklar hakkında bugün artık pek çok şey biliyorken, doktorlar basbas bağırıp daha iyi beslenmemiz gerektiğini öğütlüyorken. Ha tabii o keki yapmayıp hazır kekleri, bisküvileri yedirse daha mı iyi diyeceksiniz, elbette değil ama kullanılan malzemelerin çok daha sağlıklı olanları varken, onlarla da pekala leziz tatlılar, tuzlular yapılabilirken neden? Neden gerçekten? Siz söyleyin, neden? (Bu yazıyı neden yazdığım meselesine bir ek daha: Bugünlerde domuz gribi ve GDO'ların serbest bırakılmasına takıldık. Her ikisi de çok önemli, daha çoook konuşacak, tartışacağız ancak evimizin içindeki zararları unutmayalım istiyorum. Ki bu zararlılar domuz gribinden de, GDO'lardan da daha uzun zamandır evimizdeler ve onlar hakkında çok az kişi patırtı çıkarıyor -ne yazık ki! Gerçi bakanımız güveniniz demiş ama şüpheci olmakta her zaman fayda var diyerek sözü sonlandıralım. Neticede biz bakanlarının Çernobil faciasından sonra radyasyonlu çaylar için "güvenli" dediği bir ülkenin insanlarıyız. Güven dediğiniz şey kalpten değil cepten geçer bizim coğrafyada. Şüpheci olmakta her zaman fayda var.)
06 Kasım 2009
Mutfakta geçen günler
Bazı günler mutfakta geçiyor zaman. Bir bakmışsın akşam oluvermiş, sen hiç çıkmamışsın mabedinden. Gerçekten, mutfak bir mabeddir. Bir tapınak, bir kutsal mekan. Duyularınızın bilendiği, elinizin işlediği ama zihninizin dinginleştiği, ortaya birbirinden leziz, birbirinden sağlıklı yemeklerin, ağzı tatlandıran, guruldayan mideyi sakinleştiren, ruhunuzu şenlendiren güzellikte mucizelerin çıktığı bir yerdir umarım sizin mutfağınız da. Benimkinin öyle olduğunu düşünüyorum. Elimden geldiğince mevsimin her rengini, her dokusunu bulundurmaya çalışıyorum buzdolabında, kavanozlarda ve kilerdeki raflarda. Sonbaharın ortalarındayız artık ya bizim pazarda yazın son tarla salatalıklarını görmüşken kış hazırlıklarında eksik kalan tek şeyi de halledeyim, biricik kardeşimi anarak bir koca kavanoz turşu kurayım dedim. Cem'ciğim Eylül'de geldiğinde turşu istemişti ya evde turşu yoktu o zaman. Olaydı keşke. Ya da ilk geldiği gün söyleyeydi de yapıvereydim. Şimdi olan turşudan ona hayır yok. Aklımızın bir köşesi uzaklarda kalarak yiyeceğiz artık, çaresi yok. Salatalık, havuç, bir kaç soğan (soğan turşusunun harika olduğunu ben Feryal'den öğrenmiştim), bol sarımsak, bir avuç nohut, kaya tuzu, sirke ve su var benim turşu kavanozunda. Üzerine ise bolca kereviz yaprağı koydum, hem güzel koksun hem de turşuyu korusun diye. Saplarını da yıkadım kökü henüz oluşmamış iki kerevizin, karmakarışık bir sebze çorbası kaynatacağım bugün, içine evdeki bütün renklerden dolduracağım. Yarın annem geliyor, onu da doyurabileyim diye "çakıldaklı fasulye"den pişireceğim bir kere daha. Kekim bitmişti. Dün elma, incir ve üzümleri haşladım. Keki yapmak bugüne kaldı. Evet bugün mutfakta geçen günlerden biri. Yani zihin dingin, huzur keka.
02 Kasım 2009
Ohhh iyi ki!
Ohhh iyi ki diyenlerden misiniz siz de? İyi ki tarhana yaptım diye düşünüyor musunuz bu soğuk günlerde? Bu ne ki, daha ne soğuklar gelecek ya dolabımda tarhanam var, hiç bir şey olmasa ondan pişiriveririm diyor musunuz eşe dosta? Ben diyorum doğrusu. İyi ki tarhana yapmışım bu yaz diyorum. Emek vermişim iyi ki. Bugün hava Antalya'da bile soğuk. Tam zamanı deyip tencereye koydum tarhanamdan. Biraz su ekledim, erisin iyice. Akşam karnım acıktığında pişireceğim. Haşlanmış nohutum var, sarımsağım, yazın kuruttuğumuz bahçemizin nanesi, yine yazın yaptığım biber-domates karışık salçam, sütüm, yanında kızartıp yemek için ev ekmeğim. Çok şükür herşeyim var. Çayımın yanına elmalı, cevizli yağsız-şekersiz kekim, meyvelerim, salata malzemelerim. Bereketin tam ortasındayım. Bu kadar güzel yiyecekle çevriliyken insan, içini karartmamalı diye düşünüyorum. Ne bileyim durduk yerde yarattığım küçük mutluluklardan biri işte. Yine küçük sevinçlere ihtiyacımız var galiba. İçimizi ısıtacak bir kase tarhanaya, çıtır çıtır kızarmış ekmeklere, sıcak yuvalara...
30 Ekim 2009
İç açıcı bir kartpostal
Bu kart geçenlerde elime ulaştı. İsveçli bir arkadaşımdan. Ne güzel değil mi? İnsana yaz mevsimini anımsatıyor. Deniz kenarında olmayı, muhteşem sofralar donatmayı, dostlarını ağırlamayı arzulatıyor. Ben bir yerlere gidemesem de bu ara, dünya bana gelmiş oluyor kartpostallarla. Ne hoş bir duygu! Öte yandan bu koltuğa yapışmışlık halimden, yollara düşememezlikten bunalmış durumdayım. Ne çelişki. Deşecek değilim şuncacıkta bu duyguları. Onun yerine bir kaç not paylaşayım istedim:* Çocuğunuz var mı? Şöyle ilkokul çağında? Okumayı seviyor mu? Öyleyse tam ona göre bir kitap var elimde: Karganin Rengi. Yazarı daha önce de Limon Ağacının Şarkısı adlı kitabını tanıttığım Arslan Sayman. Çizen de çizgilerine hayran olduğum, bir kitabımı resimlemesini arzu ettiğim Deniz Üçbaşaran. Malum kitap fuarı başlıyor, belki bir çocuğu bu kitaplarla mutlu etmek istersiniz diye düşündüm. Ben bu yıl yine kaçırıyorum fuarı. Olur da yolunuz düşerse benim için de dokunun kitaplara.
*
Kış havasına girdik ya, ben yine incirli-elmalı, yağsız-şekersiz kekime dadandım. Elma miktarını biraz artırdım bu ara. Pazardan alıp da meyve bolluğunda yiyemediğim bol elmam vardı. İçine Finlandiya'dan hediye gelen müsliden de ekliyorum. (Süt pek içemediğim, yoğurtla da sevmediğim için müsli tüketimim çok düşük.)
*
Domuz gribi haberlerinden de gelen uyarı e-postalarından da usanmış haldeyim. Korku cumhuriyetleri yaratmakta insanoğlunun üzerine canlı yok. Hangi hayvan domuz gribi endişesiyle yaşıyor allahaşkına? İki sene önce de kuş gribi vardı. Seneye ne gribi çıkacak acaba? Hayatımızı endişeyle geçirelim istiyor birileri. Ama bir tanesi -nasıl olduysa okudum- çok basit bir uyarı içeriyordu: Ağız ve burnu günde en az bir kere tuzlu suyla temizlemek. Hintli bir doktordan bu öneri. Ben bugün başladım. Tüm gripler, mikrop ve virüsler için faydası olur belki. Hiç bir şey olmasa denize girmiş hissi veriyor sudaki tuz. İnsana -dolaylı da olsa- bir nebze huzur veriyor.
*
Televizyondaki bazı reklamlara fena halde sinir oluyorum. Hele bir de insanların sağlığını (tek başına değil tabii ya) bozan ürünlerden birini üreten bir firmanın (pek çok uzmanın o boyalı gazozlardan kaçınmamız gerektiğini söylediğini sadece ben duymuş olamam) doğa ve insansever kesilip vakıf kurmasına ve reklamlarla projeleri insanın gözüne sokmasına ne kadar kızdığımı anlatamam. Günah mı çıkarıyorlar diyesim geliyor ya değil tabii. Bu da reklam yapmanın bir yolu. İnsaların duygularıyla oynayarak daha çok kazanmak. İyi ki reklamcı olmamışım. Nasıl huzurla uyurdum bilemiyorum. Ha bir de neden kalbimin sağlıklı olması için margarin yiyecekmişim? Bir allahın kulu çıkıp bana anlatırsa çok sevaba girecek.
*
Vişneli turtalı sabunu duydunuz mu? Nedir bu "her yere bir gurmelik" sokuşturma merakı? Bakın bunu da anlayamıyorum. Gurme sözcüğü zaten tüylerim diken diken ediyordu şimdi saçlarım da dimdik!
*
Biliyorum huysuz bir yazı oldu bu ama bugünlerde paylaşmak istediğim çok huysuzluk birikmişti. İyisi mi bir kaç tane de güzel şeyden bahsedeyim:
Trt2'de pazartesi, çarşamba ve cuma günleri, 18:45-19:00 arası yayınlanan iyi yürekli bir program var: Bir Şey Yapmalı. Danışmanları üç sevdiğim insan: Oya Ayman, Uygar Özesmi ve Gizem Altın Nance. Daha "sürdürülebilir" bir yaşam için yapılabilecek ne varsa hepsi bu programda.
*
Ve bu da son:
Okumanızı çok, ama çok istediğim bir yazı. Prof. Dr. İlhan Başgöz'den. Gözleriniz yaşarmadan okuyabilirseniz helal olsun size:
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=961778&Date=30.10.2009&CategoryID=99
27 Ekim 2009
GDO’LAR BEBEKLERE YASAK, ANNE BABAYA SERBEST!
*** Yorumlarınızı yayınlayabilmem için lütfen adınızı belirtin! ***
Cartegena Biyogüvenlik Protokolü’ne taraf olan ve Meclisinde kabul eden Türkiye, son derece yaşamsal öneme sahip bir konuda gerekli yasal düzenlemeyi yaparak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nı çıkarmak yerine bir yönetmelikle GDO’ların ve ürünlerinin ülkemize girmesini meşru kılmıştır.
26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması amacıyla hazırlandığı belirtilmesine karşın, getirilen düzenleme bunları sağlamaktan çok uzaktır.
GDO’ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmamışken, hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya konurken, biyoçeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmışken yasa yerine bir yönetmelik çıkarılarak bu olumsuzlukları n giderilebilmesinin sağlanması mümkün değildir! Bu bağlamda tüketici sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak görevi ve söz konusu gıda ve yemi piyasadan geri çekme zorunluluğunun “işletmeciye” bırakılması bu endişemizi haklı çıkarmaktadır!
GDO’lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO’lar zararlı ve bu nedenle bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO’ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO’ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır.
GDO’lu ürünlerde antibiyotik direnç geni kullanıldığı ve bunun da insan ve hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olduğunu ülkemizde GDO’ya Hayır Platformu olarak yıllardır ifade ederken, biyoteknoloji lobileri ve onların temsilcileri bu ürünlerin hiçbir riski olmadığını söylemektedirler. Söz konusu yönetmelikte bu tür genleri içeren GDO ve ürünlerinin ülkemize sokulması ve piyasaya sunulmasının yasaklanmış olması platformumuzun bir başarısıdır, bu sonuç konuyla ilgili iddialarımızın ne denli doğru olduğunu göstermektedir.
Getirilen düzenlemeyle “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağını n” belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır. Hatırlanacağı gibi, Amerika’da bir biyoteknoloji şirketi, ürünlerine “GDO bulunmamaktadı r” yazan bir firmayı dava ederek kendi satışlarını düşürmekle suçlamış, bu uygulamanın yaygınlaşması için lobi faaliyetleri başlatılmıştır. Bu açıdan çıkarılan yönetmelik, ülkemizde bu uygulamanın doğrudan kabul edilmesi insan, hayvan ve çevre sağlığından çok biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarının kolladığını göstermektedir.
GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir!
Türkiye’nin hiçbir GDO’ya ve ürününe gereksinimi yoktur! GDO’lar açlığa çare değildir! Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir! GDO’lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir! Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmaları na girmektedir! Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır!
GDO’ya Hayır Platformu insan, hayvan ve çevre sağlığını tehdit eden, kapitalist sömürü düzeninin gıda egemenliği üzerine kurgulanmış biçimi olan, sadece birkaç şirketin para kazanması için tüm bir insanlığın ve doğanın gözden çıkarıldığı GDO’lara karşı vereceği mücadelesini bundan sonra sokaklara, evlere, okullara, işyerlerine taşıyarak devam ettirecektir! Mücadelemiz başarıya ulaşıncaya, GDO’ları coğrafyamızdan atıncaya kadar devam edecektir!
http://www.gdoyahayir.org/
Cartegena Biyogüvenlik Protokolü’ne taraf olan ve Meclisinde kabul eden Türkiye, son derece yaşamsal öneme sahip bir konuda gerekli yasal düzenlemeyi yaparak Ulusal Biyogüvenlik Yasası’nı çıkarmak yerine bir yönetmelikle GDO’ların ve ürünlerinin ülkemize girmesini meşru kılmıştır.
26 Ekim 2009 tarih, 27388 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmeliğin insan yaşamı ve sağlığı, hayvan sağlığı ve refahı, tüketici çıkarları ve çevrenin en üst düzeyde korunması amacıyla hazırlandığı belirtilmesine karşın, getirilen düzenleme bunları sağlamaktan çok uzaktır.
GDO’ların insan sağlığı üzerine etkileri konusunda bugüne kadar yeterli araştırmalar yapılmamışken, hayvanlar üzerindeki olumsuz etkileri üniversite raporları ile ortaya konurken, biyoçeşitliliği yok edici etkileri pek çok araştırma ile ispatlanmışken yasa yerine bir yönetmelik çıkarılarak bu olumsuzlukları n giderilebilmesinin sağlanması mümkün değildir! Bu bağlamda tüketici sağlığını ve çevreyi korumak amacıyla gerekli tedbirleri almak görevi ve söz konusu gıda ve yemi piyasadan geri çekme zorunluluğunun “işletmeciye” bırakılması bu endişemizi haklı çıkarmaktadır!
GDO’lu ürünlerin bebekler için yasak, ancak anne ve babalar için serbest bırakılması toplum sağlığını ciddi tehlikeye atmaktadır. GDO’lar zararlı ve bu nedenle bebeklere yedirilmeyecek ise onu emziren ya da hamileliği esnasında karnında taşıyan annesine neden yedirilmektedir? Şayet GDO’ların hiçbir sağlık riski yok ise bebekler için neden yasaklanmıştır? GDO’ların hayvan denekler üzerinde yapılan denemelerde kan yapısını bozduğu, bağışıklık sistemini çökerttiği, sinir sistemini tahrip ettiği, organlarda küçülme meydana getirdiği ve sonraki nesillerde üreme yeteneğini bitirdiği bilimsel raporlarla kanıtlanmış durumdadır.
GDO’lu ürünlerde antibiyotik direnç geni kullanıldığı ve bunun da insan ve hayvan sağlığı açısından son derece zararlı olduğunu ülkemizde GDO’ya Hayır Platformu olarak yıllardır ifade ederken, biyoteknoloji lobileri ve onların temsilcileri bu ürünlerin hiçbir riski olmadığını söylemektedirler. Söz konusu yönetmelikte bu tür genleri içeren GDO ve ürünlerinin ülkemize sokulması ve piyasaya sunulmasının yasaklanmış olması platformumuzun bir başarısıdır, bu sonuç konuyla ilgili iddialarımızın ne denli doğru olduğunu göstermektedir.
Getirilen düzenlemeyle “GDO’suz ürünlerin etiketinde ürünün GDO’suz olduğuna dair ifadelerin bulunmayacağını n” belirtilmesi, düzenlemenin son derece taraflı ve yönetmeliğin kapsamı dışında olan bir uygulamadır. Hatırlanacağı gibi, Amerika’da bir biyoteknoloji şirketi, ürünlerine “GDO bulunmamaktadı r” yazan bir firmayı dava ederek kendi satışlarını düşürmekle suçlamış, bu uygulamanın yaygınlaşması için lobi faaliyetleri başlatılmıştır. Bu açıdan çıkarılan yönetmelik, ülkemizde bu uygulamanın doğrudan kabul edilmesi insan, hayvan ve çevre sağlığından çok biyoteknoloji şirketlerinin çıkarlarının kolladığını göstermektedir.
GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ve ürünlerinin de GDO’lu sayılması ve dolayısıyla etiketlenmesine ilişkin hiçbir maddenin yönetmelikte yer almaması da insan sağlığının hiçe sayıldığının en büyük göstergelerinden biridir!
Türkiye’nin hiçbir GDO’ya ve ürününe gereksinimi yoktur! GDO’lar açlığa çare değildir! Biyolojik çeşitlilik üzerine büyük bir tehdittir! GDO’lar tarım ilacı kullanımını artırarak hem toprağı hem de içme sularımızı zehirlemektedir! Ayrıca daha fazla kullanılan bu tarım ilaçlarını insan ve hayvan organizmaları na girmektedir! Çiftçileri dev biyoteknoloji şirketlerine bağımlı kılmaktadır!
GDO’ya Hayır Platformu insan, hayvan ve çevre sağlığını tehdit eden, kapitalist sömürü düzeninin gıda egemenliği üzerine kurgulanmış biçimi olan, sadece birkaç şirketin para kazanması için tüm bir insanlığın ve doğanın gözden çıkarıldığı GDO’lara karşı vereceği mücadelesini bundan sonra sokaklara, evlere, okullara, işyerlerine taşıyarak devam ettirecektir! Mücadelemiz başarıya ulaşıncaya, GDO’ları coğrafyamızdan atıncaya kadar devam edecektir!
http://www.gdoyahayir.org/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


