Bu sefer de Mine'ciğim bildi sorunun yanıtını. Evet bu bir pikan cevizi ağacı. Aslen Amerikalı ama en az 20 yıldır Türkiye'de de yetişiyor. Özellikle de güney bölgelerimizde. Antalya civarlarında çok var. Hatta bizim Narenciye Enstitüsü'nde ve pazarda kabuklu pikan cevizi satılır her kış. Tadını çok severim. Cevize göre daha tatlı, çok çok ince kabuklu (yani elle kırılır) bir tür. Fotoğrafını çektiğim ağaç Gisela'cığımın bahçesinde ama ben Kaş'ta ve Karaburun'da da gördüm onlardan. (Mine'ciğimin sitesine girdim de en çok yeni doğmuş bebek için fidan hediyesi ve sabun kursu bilgisi dikkatimi çekti. Mine Flora'nın güzelim çiçekleri, fidanları, sabunları için yukarıdaki linki bir tıklayın derim. Ah unutmadan, ben kaç yıl Mine'nin pembe domates fidanlarıyla domates yetiştirdim. Tadını unutmama imkan yok o domateslerin. Siz de bahçenize ekmek isterseniz zamanı geçmedi. Mine güzelce paketleyip gönderiyor fideleri. Size de onları toprakla buluşturup arada çapalamak ve sulamak kalıyor.)
*
Başka şeyler yazacaktım aslında. Elde kalan yarım yufkadan ortaya çıkan şaheseri anlatacaktım. Şaheser dediğime bakmayın, malzemesi basit ama has. Patatesler mini mini ve taze, sonra peyniri güzel (Türk tipi mozzarella, o yusyuvarlak, içi erimiş gibi olanlardan değil), sonra maydanozları Sultan'dan (hani %100 Ekolojik Pazar'daki dostum Sultan var ya, ondan). Bildiğiniz gözleme işte. İçinde yukarıdakiler var, bir de karabiber. Üzerine yine halis mulis zeytinyağı sürülmüş, öyle margarin falan değil. Tavada pişmiş, dörde kesilmiş, fotoğraflanmış, eriyen peynirlere şöyle bir bakılıp iç çekilmiş ve afiyetle yenmiş gözlemeler. Gelin görün ki fotoğraf küçültmek için kullandığım programda yaptığım bir değişikliği geri döndüremediğimden (ne yaptığımı bilsem döndüreceğim ya), küçülün dediğim fotoğraflar genişliklerini yitirip boya gittiklerinden o güzelim gözlemelerin fotoğrafını gösteremiyorum. Ama yandaki resim var. Yine bir "bilin bakalım bu neyin resmi" diyeceğim resimlerden. Güzel bir hafta diliyorum. Siz bir düşünün, yanıtları bekliyorum.
25 Mayıs 2008
Bir başka resim
21 Mayıs 2008
Hoşçakalın kış sebzeleri
Hoşçakalın kış sebzeleri. Size veda etmek vaktidir. Hoşçakal kereviz, hoşçakal pırasa, lahana, karnabahar... Sizi seviyorduk. Mutfağımızdan, soframızdan eksik etmiyorduk. Sonra tohuma kaçtınız, içiniz boşaldı, renginiz, şekliniz değişti. Anladık ki artık vedalaşmanın zamanı gelmişti. Siz ne yüce gönüllü sebzelersiniz ki beklentisiz sevdiniz bizi, karşılık istemeden verdiniz kendinizi. Doğrusu pek güzel anlaştık sizlerle. Şimdi bahar vakti. Hatta neredeyse yaz çalacak kapımızı. Çinli bilgelerin sözlerini Mevsimlerle Gelen Lezzetler'den özetle aktarıyorum: "Kışın yenen ağır yiyecekler bizi hantallaştırır ancak bahardaki canlanış vücudun depoladığı yağı yakarak iç organlarımızı temizler. Kışın depoladığımız yağ ve toksinlerden arınmanın en kolay yolu daha hafif yiyecekleri tercih etmek, yüksek oranda yağ içeren ürünlerden uzak durmaktır. Hava durumuna göre yağ ve tuz tüketimini azaltmak ve bahar enerjisi taşıyan bitkilerin tüketimini artırmak doğayla uyum içinde mevsime hazırlanmamızı sağlar. Özellikle bahar aylarında büyüdükleri için buğday, yulaf, arpa, taze soğan, yeşil yapraklı bitkiler bahar mutfağında sık sık kullanılmalıdır."
18 Mayıs 2008
Kabak çekirdeği
Doğru yazalım, doğru konuşalım, dilimizi koruyalım (DDD) etkinliğinin bu ayki evsahibesi sevgili Hanife. Hanife'ciğim Türkçe'deki bağlaçları incelemiş, bize de sizleri Hanife'ye davet etmek düşmüş. Neler yok ki yazısında, başa gelen bağlaçlar, sona gelen bağlaçlar, sıralama bağlaçları, denkleştirme bağlaçları... Haydi doğru yazalım, doğru konuşalım, dilimizi koruyalım. Tabii Hanife'ye sevgilerimizi ve teşekkürlerimizi yollamayı da ihmal etmeyelim.
*
Bir zaman aldığım bir paket kabak çekirdeği buldum buzdolabında. Çok da olmamıştı alalı ya -susamcı olduğumdan- unutmuşum. Geçen gün salata yaparken aklıma geldi, çıkardım, hafifçe kavurdum. Kavururken tavaya biraz ufalanmış ceviz, biraz da geçen yaz Burhaniye Pazarı'ndan satın aldığım çam fıstıklarından ekledim. Soğuduktan sonra bir kavanoza koydum hepsini. Salataların üzerine serpiştiriyorum şimdilerde. Neden mi? Şundan: Yüksek miktarda bitkisel protein içeriyor (diğer tüm tohum ve yağlı yemişlerden yüksek), Omega-3 yağ asitleri açısından iyi bir kaynak, bol bol demir, fosfor, A Vitamini, çinko ve kimi B vitaminlerini içeriyor. Bağırsak parazitlerine karşı kullanılıyor, karaciğer, bağırsaklar, pankreas ve safra kesesi ile ilgili rahatsızlıklara şifa veriyor. Çıt çıt çıtlarız ya onu, işte böyle ayıklanmış olarak da satılıyor, salatalara renk, tat ve şifa katıyor. Onunla daha pek çok şey yapabilirsiniz elbet. Mesela ekmeklere koyabilirsiniz, pilavların, sebze kavurmalarının üzerine serpebilirsiniz... Mutfak robotunda çekip toz haline getirdikten sonra biraz zeytinyağı, biraz portakal suyu, bir diş sarımsak ve tuz ile nefis bir salata sosuna da dönüşebilir. Ooo daha neler neler yapılır onunla.
15 Mayıs 2008
Sahip olduğumuz tek şey-II
Nefes almada iki türlü rahmet vardır,
havayı içine çekmek ve boşaltmak
ilki sıkıştırır, diğeri ferahlatır,
bunların karışımıyla hayat bir mucizedir.
Goethe'nin dizeleri bunlar. Kiminiz geçmiş dediniz, kiminiz bedenim, ruhum, şu an, sevgi... Bense "nefes" diyor ve sizi çok sevdiğim, beni düşünmeye, hayata ve hastalıklara daha farklı bakmaya sevk eden bir kitaptan, Hastalık İyileşmeye Giden Yoldur'dan (Thorwald Dethlefsen ve Ruediger Dahlke, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2002) bilgilerle başbaşa bırakıyorum. Tabii yorum yapmak isteyenler için yine yorum kısmı açık, tartışabiliriz bu konuyu:
"Tüm eski dillerde nefes için kullanılan kelime ile ruh veya can için kullanılan kelimeler aynıdır. Latice'de 'spirare' nefes almak, 'spiritus' ruh demektir. Aynı kökü 'inspiration' sözcüğünde de bulabiliriz. Bu sözcüğün anlamı can katmak, ilham vermektir ve nefes almak, içeri almak ile ayrılmaz bir biçimde bağlantılıdır. Yunanca'da, 'psyche' kelimesi hem nefes hem de ruh anlamına gelir. Hitçe'de 'atman' kelimesi vardır ve Almanca'daki 'atmen' (nefes almak) sözcüğü ile akraba olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Yine Hintçe'de evrimini tamamlayarak bütünlüğe ulaşmış insanlara 'Mahatma' denir ve 'büyük ruh' ya da 'büyük nefes' demektir. Hint öğretisinden nefesin Hintliler'in 'prana' olarak adlandırdıkları, gerçek yaşam gücünün taşıyıcısı olduğunu öğreniyoruz. (...) Nefes bizim 'herşey' ile sürekli bağlantımızı sağlar ve istesek de istemesek de hepimizi birbirimize bağlar." (sf. 123-5)
Nefes almadan yaşayabilir miyiz?
Nefes kontrol edebileceğimiz az sayıda yetiden biri.
Dolayısıyla belki de sahip olduğumuz tek şey.
Siz nasıl nefes alıyorsunuz?
Sahip olduğumuz tek şey
Size bir sorum var:
Sahip olduğumuz tek şey nedir?
Yanıtlardan sonra ufak bir yazı yazacağım.
Ne dersiniz, biraz düşünüp tahminde bulunmaya var mısınız?
13 Mayıs 2008
Hokkaido kabağı
Kuzguna yavrusu güzel gelir misali, bana da bu site güzel geliyor. Renkleri içimi açıyor. (Sağolasın Umut'cuğum, sayende!) Sizin de içinizi açmasını dilediğim bir fotoğraf var bugün. Turuncu, ufak, yuvarlacık, canlı ve parlak kabuklu bir tür kabak. Hikâyesi ne peki? Adı Hokkaido kabağı (Japon kabağı veya Uchiki Kuri de deniyor) olsa da anavatanı Kuzey Amerika. Tabii ki kabakgillerden. Daha çok Japonya’nın kuzeyinde, Hokkaido’da yetiştiği için “Hokkaido kabağı” olarak bilinse de Japonya’da ona “Çin kabağı” deniyor. Kestaneye benzer tadı nedeniyle çok sevildiği için artık ABD’de de yetiştirilen bu güzel görüntülü kabağın tohumlarını bir arkadaşı getirmiş Gisela’ya. O da seraya ekmiş. İşte o kabaklardan birinden güzel bir yemek pişirdim. Rengi nedeniyle A vitamini açısından çok zengin olan bu şık görünümlü kabağın ayrıca B ve C vitaminleri ile kalsiyum, fosfor, potasyum, kalsiyum ve magnezyum içerdiğini söylüyor kaynaklar. Yemek basit. Bol soğan, bol sarımsak, halka halinde doğranmış pırasa ve küp şeklinde doğranmış kabaklar. Tabii ki zeytinyağında pişti. İçine de köri koydum. Adı körili, pırasalı balkabağı yemeği oldu. Yanında kavılca pilavı, fonda cıvıldayan kuşlar ve Mayıs gülleri...
11 Mayıs 2008
Peynir ekmek, hazır yemek
Sandviç kırların, pikniklerin, yürüyüşlerin, otobüs ve tren yolculuklarının yiyeceği benim için. Bir de üniversite günleriyle uzak yerlere yapılan seyahatlerin. Hele de az bir bütçeyle yapılıyorsa seyahat, parası kıymetli memleketlerden birindeyseniz ve sokaklarda yenilen her tür yiyecek pahalıysa, en güzeli bir marketten ekmek ve peynir almak, bunlarla bir güzel sandviç hazırlayıp bir parkta, deniz veya nehir kenarında yemektir. Bazen işe götürülür sandviç, bazen pratik bir öğün için çantaya atılır. Hatta damak tadınıza uygun yiyecek bulamayacağınızı bildiğiniz zamanlarda iki dilim ekmeğin arasına en sevdiğiniz peynirlerden koyduğunuz, avokadoyla renklendirdiğiniz, mevsimiyse domates, salatalık dilimleri yerleştirdiğiniz, belki fotoğraftaki gibi marul dilimleri sıkıştırıverdiğiniz.... Sandviçli anılar oradan buradan fırlayıp çıkar. Humus ve felafelli dürümleri anımsarsınız, o çıtır baget ekmeklere yapılmış keçi peynirli sandviçleri. Kentler de gelir sandviçlere takılıp. Brugge'ü hatırlarsınız, Paris'i, Madrid'i, Roma'yı. Deniz kıyılarını, tepelerde tertemiz havayı içinize çektiğiniz anları...